31 Ağustos 2017 Perşembe

Modern Yaşamın Şifreleri

Kültür Kavramını Yeniden Tanımlamak
Kültür, bir toplumun hayatta kalmak için geliştirdiği becerilerin tamamıdır. Bu beceriler üretilen teknolojilerden örgütlenme modellerine, değer yargılarından beşeri ilişkilere ve elbette tüketim alışkanlıklarına uzanan çok geniş bir skalada ele alınmalıdır. Örneğin Toroslardaki Yörük kültürü gibi yerel kültürlerin çoğu, belli bir coğrafyada küçük toplulukların olabildiğince özerk bir yaşam sürerek hayatta kalmasına olanak veren ögeler içerir. Yörükler beslenmek için o coğrafyaya en uygun besi hayvanı olan keçi sürüleri yetiştirir. Barınmak için yetiştirdikleri keçilerin kıllarından dokudukları keçelerden çadırlar yapar. Yine Anadolu'daki yaygın geleneklerden olan Tanrı Misafiri kavramı sayesinde günler süren yolculuklarda insanlar hayatta kalabilir. Mütevazi değer yargıları, toplumların kıt kaynaklarla yetinebilmesi için insanların hırslarını törpüler ve tüketim alışkanlıklarını şekillendirir. Büyük aileler şeklinde üç kuşak bir arada yaşar ve bu sayede günlük işler için iş bölümü yapılır. Yaşlılar ve çocuklar aynı çatı altında bakılır, ev işleri ve yemek ortaklaşa yapılır ve bunların hiç birisi para karşılığı yapılıp ticarete konu edilmez. Oysa modern kültür, bireyleri yalnızlaştırarak ihtiyaçların artmasını ve daha önce aile içinde karşılanan günlük ihtiyaçlar için para ödeyerek hizmet satın alınmasını dayatmaktadır. Artık insanlar mutfak hizmetleri için restoranlara, ev işleri için hizmetçilere, çocuk ve yaşlı bakımı için bakıcılara para ödemek zorunda. Bu sayede devletlerin vergi gelirleri artar. Bunun da ötesinde kullandığımız bir çok ürünün üretilebilmesi için dünyanın bir çok köşesindeki madenlerden elde edilen malzemelerin, çok farklı ülkelerde işlenip, karmaşık ticari ilişkiler neticesinde önümüze gelmesi mümkün olmaktadır. Bu da modern batı kültürünün küresel çapta bağımlılık esasına dayanan "hayatta kalma çözümü"dür. Ne çözüm ama...!

Modern Sözleşme 
(Bu bölüm Homo Deus/Yuval Noah Harari'den alıntıdır)
Modernite bir sözleşmedir. Doğduğumuzda imzaladığımız bu sözleşme, öldüğümüz güne dek yaşamımızı düzenler. Çok az kişi bu sözleşmeyi feshedebilir. Bu sözleşme yediklerimizi, işimizi, hayallerimizi şekillendirir; nerede yaşayacağımızı, kimi seveceğimizi, nasıl öleceğimizi belirler. Modernite ilk bakışta çok karmaşık göründüğünden çok az insan neye imza attığını anlamaya çalışır, İndirdiğiniz programlar onlarca sayfadan oluşan hukuki bir sözleşmeyi imzalamanızı istediğinde hızlıca maddelere göz atar, son sayfaya geçer, “kabul et” butonuna tıklar ve bir daha bunun üzerine düşünmezsiniz. Hâlbuki modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. Tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: İnsanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.
Modern döneme kadar pek çok kültür, insanların büyük kozmik planda küçük bir rolü olduğuna inanıyordu. İnsan türü her şeye kadir tanrıların ya da doğanın baki kanunlarının tasarladığı bu düzene müdahale edemezdi. Kozmik düzen insan yaşamını anlamlandırırken insan gücünü de sınırlıyordu. İnsanlar sahnedeki oyuncular gibiydi; sözlerine, gözyaşlarına ya da mimiklerine anlamlar yükleyen senaryo, rollerinin icrasına katı sınırlamalar getiriyordu. Hamlet birinci sahnede Claudiusu öldüremez ya da Danimarka’yı terk edip Hindistan’da inzivaya çekilemezdi, Shakespeare buna izin vermezdi. Tıpkı insanların sonsuza kadar yaşayamayacağı, tüm hastalıklardan kurtulamayacağı ya da diledikleri şekilde davranamayacağı gibi. Senaryoda yazmayan hiçbir şey gerçekleşemezdi.
Modern dönem öncesi insanlar güçten feragat etmenin karşılığında, hayatlarının anlam kazandığını düşünüyordu. Cephede ne kadar cesurca savaştıklarının, krallarını nasıl desteklediklerinin, yasak kılınmış yiyecekleri tercih edip etmemelerinin ya da yan komşuyla kırıştırmaya niyet edip etmediklerinin gerçekten bir anlamı ve önemi olduğunu düşünüyorlardı. Arada sorunlar çıkarsa da bu inanç, insanları felaketler karşısında psikolojik olarak koruyordu. Savaş, kıtlık ya da kuraklık gibi korkunç olaylar karşısında kendilerini teselli edebiliyorlardı: “Her şeye kadir tanrılar ya da doğanın baki kanunlarının tasarladığı büyük bir kozmik oyunda kendi rolümüzü oynuyoruz. Bu senaryonun sırlarına hâkim değiliz ama her şeyin bir amaç uğruna gerçekleştiğinden emin olmalıyız. Bu korkunç savaşın, salgın ya da kuraklığın da mutlaka gidişatta bir anlamı vardır. Ayrıca bu oyunun mutlu ve anlamlı bir sonla biteceğine emin olmalı, içimizi ferah tutmalıyız. Savaşta, salgınlarda ya da kuraklıkta bile vardır bir hayır; alametleri bugün olmasa bile ahirette kendini gösterecektir.
Modern kültürse büyük kozmik bir plana duyulan bu inancı reddeder. Hayattan daha üstün bir dramada yerimiz olmadığı kanısındadır. Hayat bir senaryo, bir tiyatro değildir; yönetmeni, yapımcısı ve anlamı da yoktur. Bilimsel bilgilerimiz ışığında söyleyebileceğimiz tek şey, evrenin hengâmeden ibaret ama hiçbir anlam taşımayan amaçsız bir süreç olduğudur. Minicik bir gezegendeki kısacık varlığımızla, o veya bu şekilde böbürlenip söylenir, sonra da göçer gideriz.
Ortada bir senaryo ve insanların rol alacağı büyük bir trajedi olmadığından, başımıza felaketler de gelse hiçbir güç bizi kurtarıp acılarımıza bir anlam katamıyor. Mutlu ya da kötü bir son yok: hatta hiçbir son yok. Olaylar birbiri ardına sadece olageliyor. Modern dünya bir amaca inanmıyor, sadece nedenleri umursuyor. Modernitenin bir sloganı varsa o da şu olmalı: “Olur böyle şeyler.”
Bizi bağlayan bir senaryo ya da amaç yoksa ve “böyle şeyler oluyorsa” insanlar önceden belirlenmiş hiçbir rolle sınırlandırılamaz. Dilediğimiz her şeyi yapabiliriz. Cehaletimiz dışında hiçbir şey bizi engelleyemez. Salgın ve kuraklıkların kozmik bir anlamı yoktur ve ikisini de ortadan kaldırabiliriz. Savaşlar daha iyi bir gelecek uğruna katlanmamız gereken kaçınılmaz felaketler değildir, savaşları durdurabiliriz. Ölümden sonra bizi bekleyen bir cennet de yoktur ve cenneti dünyada yaratıp, birkaç teknik zorluğu aşmayı başarırsak sonsuza dek bu cennette yaşayabiliriz.
Araştırmalara kaynak ayırırsak bilimsel gelişmeler teknolojik süreçleri hızlandıracaktır. Yeni teknolojiler ekonomik büyümeyi ateşleyecek ve büyüyen ekonomiler araştırmalara daha çok kaynak ayırabilecektir, Böylelikle her geçen yıl daha fazla yiyeceğin, daha hızlı araçların ve daha iyi ilaçların keyfini sürebiliriz. Bir gün teknolojimiz o denli Herler ve bilgimiz o kadar engin olabilir ki, ebedi gençlik iksirini, gerçek mutluluğun özünü damıtabilir, dileyebileceğimiz her ilaca sahip olabiliriz; o zaman hiçbir tanrı bizi durduramaz.
Modern sözleşme insanlara akla hayale sığmayacak cazip imkanlar sunmakla birlikte, devasa tehlikeler de yaratıyor. Her şeye muktedir olma ihtimalimiz çok yakın, neredeyse parmaklarımızın ucunda, ancak tam altımızda hiçlikten meydana gelen dipsiz bir uçurum uzanıyor. Anlamdan yoksun bir evrende” güç peşinde, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşudur aslında modern yaşam. Modem kültür tarihte görülmediği kadar güçlü ve dur durak bilmeden araştırıyor, üretiyor, keşfediyor ve büyüyor, ama aynı zamanda daha önce hiçbir kültürde görülmediği kadar büyük bir varoluş endişesiyle bir türlü rahata kavuşamıyor.
Biz modern insanlar güç karşılığında anlamdan vazgeçtik, doğru; ancak sözümüzü tutmakla sorumlu olduğumuz bir muhatabımız yok esasında. Modern sözleşmenin bedelini ödemeden tüm faydalarından yararlanabilecek kadar akıllı olduğumuzu varsayıyoruz.
....Sonuç olarak modem sözleşme eşi benzeri görülmemiş bir kudret vaadinde bulundu ve sözünü de tuttu. Peki, bedeli ne oldu? Modern sözleşme güce karşılık anlamdan vazgeçmemizi istiyor. İnsanlar bu korkutucu taleple nasıl başa çıkabilir? Anlamdan vazgeçmek dünyayı ahlak, güzellik ve merhametten mahrum, karanlık bir yere dönüştürecektir şüphesiz. Ancak insan evladının bugün sadece hiç olmadığı kadar güçlü değil aynı zamanda bir o kadar da uyum ve işbirliği becerisine sahip olduğu gerçeği de ortada. İnsanlar bununla nasıl baş ediyor? Ahlak, güzellik, hatta merhamet; tanrıların, cennetin ve cehennemin olmadığı bir dünyada nasıl var olacak?
Kapitalistler bu soruyu yanıtlarken, her zaman olduğu gibi, piyasanın görünmez elini övmekten geri kalmıyor. Ne var ki piyasanın eli sadece görünmez değil aynı zaman da kör de; bu yüzden insan toplumunu tek başına kurtarması mümkün değil, Tek bir ülke pazarı bile bir tür tanrı, kral ya da dini kurum olmadan kendini idame edemez. Mahkemeler ve polis dâhil olmak üzere her şey satılığa çıktığında güven uçar gider, krediler çarçur olur, işletmeler batar,” Peki modern toplumu çökmekten ne kurtardı? İnsan evladı aslında arz ve talep kanunu tarafından değil, devrimsel nitelikte yeni bir dinin yükselişiyle kurtuldu: Hümanizm.
Özgür İrade, Hümanizm, İlerleme, Ekonomik Büyüme ve Kalkınma
John Gray, Saman Köpekler adlı eserinde özgür irade ve ilerleme inancının kökenlerini Hristiyanlık inancına dayandırır. "İlerlemeye inanış" olarak tanımladığı Hümanizmi ise Hıristiyanlık sonrası din olarak görür. John Gray aynı adlı eserinde şu ifadelere yer vermektedir:
"...Günümüzde liberal hümanizm bir zamanlar ortaya çıkan dinlerdeki yayılma gücüne sahip. ... (Bu) Egemen seküler dünya görüşü, geçerli bilimsel doğrularla sahte umutların karışımıdır. ... Diğer hayvanların tersine, seçtiğimiz gibi yaşamakta özgür olduğumuz söylenir bize. Ancak özgür irade fikri bilimden gelmez. Kökenleri dine uzanır - ama herhangi bir dine değil, hümanistlerin dil uzatmadan edemedikleri Hıristiyan inancına. ...
Hümanizm bilim değil dindir - insanların dünyayı şimdiye dek yaşadıklarından daha iyi bir yer yapabileceklerine dair Hıristiyanlık-sonrası inancı. Hıristiyanlık-öncesi Avrupa'da geleceğin dünyasının geçmişe benzeyeceği kabul edilirdi. Bilgi ve buluş ileri gidebiirdi, ama ahlak aşağı yukarı olduğu gibi kalacaktı. Tarih dalgalanmalar dizisiydi, daha geniş kapsamlı bir anlamı yoktu.
Bu putperest görüşe karşı Hıristiyanlar, tarihi, günah ve kefaretin öyküsü olarak anladılar. Hümanizm, Hıristiyanlık'ın "günahlardan kurtulma öğretisi"nin "evrensel insanın özgürlüğe kavuşması"na dönüşmüş halidir. İlerleme fikriyse, Hıristiyanlık'ın ilahi takdire olan inanışının seküler uyarlaması. ...
(Kuşkusuz) bilimsel ilerleme insan gücünü arttırır - ve insan doğasındaki kusurları büyütür. Daha uzun yaşamamızı ve geçmiştekilerden daha yüksek yaşam standartlarına ulaşmamızı sağlar. (yaşam kalitemizi arttırır) Aynı zamanda her zamankinden daha büyük çapta hasar vermemize olanak tanır - hem birbirimize hem de yeryüzüne. ...
Bugün çoğu insan, kendi alınyazısının efendisi olan bir türe ait olduğunu düşünmektedir. Bu bir inançtır, bilimsel bir gerçek değil. ...
Hümanizm pek çok anlama gelebilir, fakat bize göre "ilerlemeye olan inanıştır". İlerlemeye inanmak, artan bilimsel bilginin sağladığı yeni güçleri kullanarak, insanların kendilerini diğer hayvanların yaşamlarını kısıtlayan sınırlardan kurtarabileceklerine inanmak demektir. Bugünlerde hemen herkes bu umuda bel bağlıyor, ancak bunun temeli yok. Çünkü insan bilgisi büyük olasılıkla artmayı sürdürecek ve onunla birlikte insan gücü artacak da olsa insan denen hayvan aynı kalacak: Aynı zamanda en yırtıcı ve yıkıcı olan epey yaratıcı bir tür. ...
Hümanistler bilgimizi kullanarak çevremizi denetleyebileceğimiz ve eskiden hiç olmadığı kadar parlayabileceğimizde diretirler. Bunu söylerken Hıristiyanlık'ın en kuşkulu vaatlerinden birini yinelemektedirler, "kurtuluşun herkese açık olması". Hümanistlerin ilerleme inanışı, bu Hıristiyanlık inancının seküler çeşidinden başka bir şey değildir."
Harari, Homo Deus adlı eserinde modernite ve ekonomik büyüme hakkında son derece yalın ifadelerle çarpıcı ve zihin açıcı anlatımlarda bulunurken bu dogmaların Hıristiyan inanışına dayanan bağnaz temellerine hiç değinmez ve son tahlilde eğreti bir iyimserlikle modern sisteme olan inancı pekiştirmeye çalışır.
Yukarıda John Gray'in anlatımıyla ilerleme fikrinin kökenlerine indikten sonra, ilerleme fikrine dayanan ve modern sistemin en yüce tabusu olarak gördüğümüz "ekonomik büyüme" inancını yine Harari'nin anlatımıyla ele alalım:
"Evrimsel baskılar dünyayı boyutu değişmeyen bir pasta olarak görme alışkanlığı kazandırdı insanlara. Bu anlayış gereği, eğer biri büyük bir dilim alırsa, bir başkası kaçınılmaz olarak daha küçük bir dilime razı gelecektir. Bir aile ya da şehir büyüyebilir ama insan evladı bugün ürettiğinden daha fazlasını üretemeyecektir. Hıristiyanlık ve İslam gibi geleneksel dinler tam da bu nedenle insanlığın sorunlarını mevcut kaynaklarla çözmeye çalışır; ya eldeki pastayı baştan paylaştırır ya da göklerde bir başka pasta daha olduğunu vaat eder.
Buna karşın modernite, ekonomik büyümenin sadece mümkün olabileceğini değil, olmazsa olmaz bir gereklilik arz ettiğini savunur. Dualar, iyilik yapmak ve meditasyon rahatlatıcı ve ilham verici olabilir ama kıtlık, salgın ve savaş gibi sorunlar ancak büyümeyle çözülebilir. Bu temel dogma tek bir fikirde özetlenebilir: “Bir sorununuz varsa muhtemelen ‘daha fazla’ şeye ihtiyacınız vardır, ‘daha fazla’ şeye sahip olmak için de daha fazla üretmeniz gerekir.
Modern siyasetçi ve ekonomistler büyümenin üç temel sebeple hayati olduğu konusunda ısrar ediyor. Öncelikle daha çok ürettiğimizde daha fazla tüketerek yaşam kalitemizi yükseltiyor ve iddiaya göre daha mutlu yaşıyoruz. İkinci olarak, insan türü her geçen gün çoğalıyor ve ekonomik büyüme bulunduğumuz konumu korumaya bile zar zor yetişebiliyor. Örneğin Hindistan’ın yıllık nüfus artış oranı yüzde 1, 2 ve bu da demek oluyor ki Hindistan ekonomisi her yıl en az yüzde 1, 2 büyümezse işsizlik artar, maaşlar azalır ve ortalama yaşam kalitesi düşer. Üçüncü ve son olarak, Hintliler çoğalmayı bıraksa ve Hintli orta sınıf şu an sahip olduklarıyla yetinse bile Hindistan yoksulluktan kırılan yüz milyonlarca vatandaşı için ne yapabilir? Ekonomi büyümez ve bu nedenle pasta aynı boyutta kalırsa, yoksullara ancak zenginlerden pay aktarabilirsiniz. Bunun için zor tercihler yapmanız gerekir, bu tercihler de ciddi memnuniyetsizliklere hatta şiddete yol açabilir. Zorlu tercihlerden, memnuniyetsizlik ve şiddetten kaçınmak istiyorsanız daha büyük bir pastaya muhtaçsınızdır."
Yukarıda, "ekonomik büyümenin elzem olduğu"na ilişkin üç gerekçe de oldukça tartışmalıdır. Şöyle ki, yaşam kalitemizin artmasının mutlu olmamızı sağlayacağı savına Harari bile şüpheyle yaklaşıyor. Mutluluk ve haz peşinde koşmanın yine modern sistemin döngüsünü besleyen ana itkilerden olduğu bir gerçek. Öte yandan yaşamda mutluluk ve haz peşinde koşmayı bırakıp daha farklı değerleri önemsememiz istenmez. Oysa Arthur Schopenhauer mutlu olmaya çabalamak yerine "mutsuz olmaktan sakınma"yı önemser. Bu aynı zamanda huzurlu bir vicdanı koruma çabasıdır. Böyle bir bakış açısı hırsları körüklemek yerine mütevazi bir yaşama yöneltir bizi. Ki mütevazilik modernitenin panzehiridir kanımca... Modernite öncesi doğu toplumları haz peşinde koşmayı "nefsine yenilmek" olarak tanımlar ve nefis mücadelesini insanın hırslarıyla mücadelesi olarak görüp tevazuyu ön plana çıkarır. Bir dönem dünyaya hükmetmiş Osmanlı da bile görkemli saraylar, şato ve konaklara rastlanmaz. Yaşamın her alanında olduğu gibi mimaride de tevazu hakimdir. Modernitenin ilk dönemlerine rastlayan 19. yyda bu tevazunun terk edilmeye başlandığı ise yine Dolmabahçe gibi mimari eserlerden anlaşılmaktadır.
İkinci gerekçe olarak öne sürülen "nüfus artışı" ise ekonomik büyümenin gerekçesi olmak bir yana aslında ekonomik büyümenin doğal bir neticesidir. Bir bakıma tavuk-yumurta paradoksu söz konusudur aslında. Lise biyoloji dersinde herkese öğretilen "popülasyon" kanunlarına göre bir canlı popülasyonunun artması için "besinin artması, ölüm nedenlerinin azalması, yaşam alanının genişlemesi" gerekmektedir. Modern yaşam ve ekonomik büyüme neticesinde yaşam kalitesi artan insan popülasyonu için besin ve enerji kaynakları artmakta, ölüm nedenleri azalmakta ve yaşam alanları genişlemektedir. Bu şartlarda homo sapiens popülasyonunda artış olması kaçınılmazdır.
Son olarak "zenginlerden yoksullara pay aktarmanın hoşnutsuzluk hatta şiddet yaratmaması için" ekonomik büyümenin elzem olduğunu öne süren üçüncü gerekçe ise aslında en büyük tartışmayı acemice geçiştirme çabasıdır. Ve bu tartışma, öyle, bir cümle ile geçiştirilemeyecek ve "mülkiyet nedir?" sorusunu sormayı gerektirecek  kadar derin bir tartışmadır. 
Yine Harari'nin anlatımıyla devam edelim:
"Modernite “daha fazla” formülünü radikal dincilikten Üçüncü Dünya’daki otoriter rejimlere, hatta bitmiş evliliklere bile uygulanabilecek, yani hemen her türlü kamusal ve özel derde deva olabilecek bir ilaca dönüştürdü. Pakistan ve Mısır gibi ülkeler iyi bir büyüme hızı tutturabilseydi, vatandaşları özel arabaların, ağzına kadar dolu buzdolaplarının ve dünyevi bolluğun keyfini sürmek dururken radikallerin peşine düşmeyecekti. Benzer şekilde Kongo ve Myanmar gibi ülkeler liberal demokrasinin belkemiği olan varlıklı orta sınıflar yaratabilirdi. Aynı formülü mutsuz bir çifte uyguladığınızda, daha büyük bir ev (bir çalışma odasını paylaşarak sıkışmak zorunda kalmadıklarından), yeni bir bulaşık makinesi (böylece bulaşıklar hakkında da tartışmayacaklar) ve haftada iki pahalı terapi seansı sayesinde evlilikleri kurtulacaktır.
Böylece ekonomik büyüme neredeyse tüm modern dinlerin, ideolojilerin ve hareketlerin buluştuğu hayati bir kesişim noktası haline geldi. Sovyetler Birliği’nin megaloman Beş Yıllık Kalkınma Planları, en az ABD’nin soyguncu mafyatik burjuvazisi kadar büyümeye takıntılıydı. Belli konularda ayrılığa düşen Hıristiyanlarla Müslümanların cennet inancında ortaklaşması gibi Soğuk Savaş sırasında hem kapitalistler hem de komünistler, dünyadaki cenneti ekonomik büyüme sayesinde yaratabileceklerine inanmışlardı. Sadece yöntem konusunda kavgaya tutuşmuşlardı. ....
İnsanları daha fazlasını istediklerine ikna etmekse hiç zor değildir; insanlar kolayca hırsa kapılır. Ancak devlet ve kilise gibi toplumsal kurumları yeni bir idealin peşine düşmeye ikna etmek oldukça zordur. Bin yıl boyunca, toplumlar bireysel istekleri kontrol altına alarak bir denge tutturmaya çabalamıştı. İnsanların kendileri için hep daha fazlasını istedikleri biliniyordu, pasta büyümeyince sosyal uyumu tesis etmenin yolu da bireysel istekleri dizginlemekten geçiyordu. Para tutkusu kötüydü. Modernite dünyayı tepetaklak ederek insanları dengenin kaostan daha kötü olduğuna ikna etti. Para hırsı büyümeyi besliyordu, büyümenin sağladığı güç iyi ve gerekliydi. Modernite insanları daha da fazlasını istemeye özendirdi, böylece nefsine gem vurmaya dair binlerce yıllık öğretileri yerle bir oldu."
Ve kalkınma... Modernleşmek isteyen toplumların ideali. Özgür irade, ilerleme ve ekonomik büyüme piramidinin uç noktası. Ve batılı olmayan toplumların sömürgeleşmeyi gönüllü olarak kabul edebilmeleri için batının kullandığı gizli formül. Aldatanları aldatan büyülü kavram. "Kalkınma Mitolojisinin Aslı" başlıklı yazımda bu konuyu ele almıştım.
Girişimcilik ve İnovasyon
Ekonomik büyümenin gözde kavramları ise elbette yeni tüketim alanları yaratma gücüne sahip girişimcilik ve inovasyondur. Yeni icatlar girişimciler sayesinde yeni tüketim alanları oluşturur. Zeki insanlara dünyayı kurtaracak icatlar yapabilecekleri söylenir. Önlerine zekalarını kullanabilecekleri uçsuz bucaksız alanlar vardır. Zor problemleri çözmekle uğraşırken insanlığa faydalı olduklarını düşünür ve huzur bulurlar. 
Ekolojik Felaket ve Sonsuz Ekonomik Büyümenin İmkansızlığı
Harari, aynı kitapta modernitenin yarattığı ekolojik felaketi ifade ederken, sistemin doğası gereği bu felaketi göze aldığını şu cümlelerle itiraf ediyor :
"Sonuç olarak kaynak yetersizliğini aşabilme ihtimalimiz oldukça yüksek görünüyor. Ekolojik denge artık modern ekonominin asıl büyük düşmanıdır. Hem bilimsel gelişme hem de ekonomik büyüme incecik ve kırılgan biyosferde meydana geliyor. Büyüme ve ilerleme hız kazandıkça, yarattıkları şok dalgaları da ekolojiyi sarsıyor. Dünyadaki herkese varlıklı ABD’lilerin sahip olduğu yaşam koşullarını sağlamak için birkaç gezegene daha ihtiyacımız var, ancak elimizdeki sadece bu. Gelişme ve büyüme sonucunda ekosistem yok olursa bedelini sadece vampir yarasalar, tilkiler ve tavşanlar değil Sapiens de ödeyecek. Ekolojik çözülme ekonomik felaketlere, siyasi çalkantılara, insanların yaşam koşullarının kötüleşmesine neden olacağı gibi belki de insan medeniyetinin varlığını da tehdit eder hale gelecek.
Gelişme ve büyümeyi biraz olsun yavaşlatarak bu tehlikeyi de azaltabiliriz. Yatırımcılar bu yıl portföylerinin yüzde 6 oranında büyümesini beklerken, on yıl sonrası için yüzde 3, yirmi yıl sonrası için yüzde 1‘lik oranlara razı olur ve otuz yıl içinde ekonomik büyümeyi yavaşça durdururlarsa bulunduğumuz yerde mutlu mesut yaşamaya devam edebiliriz. Ne var ki büyüme dini bu kâfir düşünceye karşı çıkıyor. Aksine, daha da hızlı büyümemizi emrediyor. Keşiflerimiz ekosistemin dengesini altüst ederek insanlığı tehdit ediyorsa, o zaman kendimizi koruyacak bir şeyler üretmeliyiz. Ozon tabakası inceliyor ve bizi cilt kanseri karşısında savunmasız kılıyorsa daha güçlü güneş kremleri, gelişmiş kanser tedavileri üreterek yeni güneş kremi fabrikalarının ve kanser tedavi merkezlerinin büyümesini teşvik etmeliyiz. Yeni endüstriler atmosferi ve okyanusları kirletip küresel ısınmaya neden olarak türleri kitleler halinde yok ediyor ve gezegenimiz sıcak, kasvetli ve kirlenmiş hale geliyorsa, o zaman hayatın güzelliklerini tesis edebilecek sanal dünyalar ve ileri teknoloji mabetleri yaratmalıyız."

31 Aralık 2013 Salı

Pandora'nın Kutusunda Ne Vardı?

İcat tanrıçası olan Pandora, "Promethus'un günahlarını cezalandırmak üzere Zeus tarafından dünyaya gönderilmiş" idi. Hesiodos, İşler ve Günler adlı kitabında Pandora'yı, "bütün tanrıların en acı armağanı" olarak tarif etmişti; çünkü o içinde yeni meraklar bulunan kutusunu her açtığında insanlar arasına acılar ve kötülükler saçılıyordu. Denebilir ki, insan eliyle yapılan şeyler üzerinde yükselen kültür, sürekli olarak kendine zarar vermeyi göze alır.

Bir mühendis yada maddi şeylerin imalatçısı herhangi bir kimse yani bir şeyler yapan insanlar, genellikle ne yapmakta olduklarını anlamazlar. Bu konuda uç bir örnek vermek gerekirse ilk atom bombasının üretildiği Los Alamos projesinin yöneticisi Robert Oppenheimer'ın günlüğünde yer alan şu itirafla kendini ikna ettiğini görürüz: "Teknik olarak cazip bir şey gördüğünüzde, onu yapmaya koyulursunuz ve neyi yaptığınız hakkında ise ancak teknik başarıyı elde ettikten sonra tartışırsınız. İşte atom bombası hakkında olan biten de böyleydi."

Yukarıdaki iki paragraf Richard Sennett'in "Zanaatkar" adlı eserinden alınmıştır. Her ne kadar atom bombası örneğinde yapılmaya çalışılan işin ne tür sonuçlar doğurabileceği çok daha net olsa da çoğu zaman teknik insanlar yeni bir icat üzerinde çalışırken duydukları heyecan nedeniyle yaptıklarının yaygın kullanılması halinde doğacak sosyal sonuçlar hakkında çok fazla kafa yormazlar.

Bu satırları okuduktan sonra eski insanların "başımıza icat çıkarma" diyerek yeniliklere direnmesi biraz daha anlam kazandı benim için. Oysa günümüzde "bilimsel", "ekonomik" vb kavramlar gibi "inovasyon" kavramı da neredeyse tabulaşmak üzere. Acaba teknolojiyi bu kadar yüceltirken Pandora'nın kutusunu mu karıştırıyoruz?