22 Aralık 2011 Perşembe

Kalkınma Mitolojisinin Aslı

Kendimce önemli bulduğum bir konuyu ilginizi çekeceğini umarak sizinle de paylaşmak istedim. Linkteki "Empires without armies" adlı makalenin yazarına esin kaynağı olan François Partant'ın 1982 tarihli "Kalkınmanın Sonu" adlı iktisat (!) kitabında Partant şu ifadeyi kullanmıştı:

"...kalkınma, fetihlerde ve sömürgecilikte geçerli olan düşünceden esinlenilen bir projedir. Aynı çıkarlara hizmet etmekte ve sömürgecilik dönemindekilere benzer sonuçlar doğurmaktadır. Bu akıl almaz bir yutturmacadır (Christian Harzo'nun sömürgecinin uygarlaştırıcı misyonu için kullandığı kavramı kullanmak gerekirse) ve aldatanları aldatmak gibi bir özelliğe sahiptir".

Bu bakış açısına göre "kalkınma"yı savunmak ve arzulamak bilerek veya bilmeyerek emperyalizmi savunmak ve ona hizmet etmek anlamına gelmektedir.

Partant aynı eserinde şu ifadeye de yer vermekteydi:

"Yapılması gereken 'kalkınma' planı değil ama, yaşamı sürdürme planı olmalıdır. Amaç topluluğu ortalama bir Avrupalı gibi yaşatmak değil, işsizden ve yıkıma uğramış bir köylüden daha iyi yaşatmak olmalıdır. Yaşam düzeyi sayısal büyüklüğe, kaynakların çeşitliliğine, faaliyetlerin çeşitliliğine ve kullanılan teknolojinin seviyesine bağlı olmamalıdır. Aksine, büyük ölçüde ekonomik ve sosyal örgütlenişe bağlı olmalıdır. Toplum ne kadar demokratikse yaşam standardı da o ölçüde yüksek olacaktır."

Bu durumda Mustafa Kemal'in "muasır medeniyet" kavramını da "kullanılan teknolojinin seviyesi"ne bağlı olarak değil toplumun kendi kaynaklarını adil biçimde kullanma, paylaşma ve yönetme kabiliyetini yansıtan demokratiklik seviyesine bağlı olarak algılamak daha doğru olacaktır.

Öte yandan Partant'a esin kaynağı olan bazı fikirleri ortaya atan Ivan Illich ise "Şenlikli Toplum" adlı eserinde şu ifadelere yer vermekteydi:

"İnsanların kendi kendilerine yapmaları gereken şeylerle, hazır yapılmış olarak edinmeleri gereken şeyler arasındaki dengenin tanımlanması gerekir."
"İlerleme, araçlara (alet edevatın yanı sıra eğitim sistemi, ulaşım sistemi, sağlık sistemi vb de araç olarak göz önüne alınmakta) gittikçe daha çok bağımlı olmak değil, gittikçe daha çok kendine yetmek anlamına gelmelidir."
"Herhangi bir kişinin kendi denetimi altındaki kişisel enerjisini yaratıcı biçimde kullanma hakkı..." (kanımca bu hak temel insan hakları içinde yer almalı)
"Bir kişinin dünyayı biçimlendirme gücüne başkasının müdahale etme gücünün sağlam ve ortak bir mantık çerçevesinde sınırlandırıldığı bir dünya..."

9 Şubat 2010 Salı

Yağmur Suyu Hasadı : Haklı Gerekçeler

İki sene önce kuraklık haberleri ve barajlardaki su seviyeleri herkesi tedirgin etmişti. Suyun ne kadar kıymetli olduğunu bilmekten öte hissettik hep beraber. Anladık ki suyu iktisatlı kullanmak boynumuzun borcu.
Birkaç gün önce ise gazete manşetleri suyun ne kadar bol olduğunu yazdılar. O kadar bol ki yıkıp geçti İzmir’i. 72 yılın en bol yağmuru yağdı. Bu yağmurlar yağarken penceremin önünde oturmuş seyrediyorum. Şair olsam şiir yazardım belki bu yağmurlara bakarken. Ama değilim ne yazık ki. Mühendis olduğumdan, ancak bu yazıyı yazabildim. Su tedariği ile uğraşan bir mühendis olarak suyun kıymetli olduğunu zaten biliyorum ve gözümün önünde akıp giden tonlarca suya bakarken nasıl da hayıflanıyorum. Yazık diyorum onca su başıboş akıp gitmekte denize. Oysa kilometrelerce ötedeki bir dirhem suyu pompalarla borulara basıp evimize kadar getirebilmek için ne kadar enerji ve zahmet harcanıyor.

Annemin ninesi “kızım, Allah sana içi sulu evler versin” diye dua edermiş. Ninenin duaları kabul oldu. Herkes içi sulu evlerde oturuyor artık. Onca zahmetle evimize kadar gelen suyu nasıl harcıyoruz acaba diye düşündüm yağmuru seyrederken. Ne kadar iktisatlı davransak da tuvalete girince sifonu çekmemek olmuyor. Bir kez sifonu çekince 9 litre su cumburlop kanalizasyona. Peki ya bir kişi günde kaç kez sifon çekiyor dersiniz? Sabah akşam birer kere, gün içinde de iki kere deseniz toplam 4 kere ediyor en iyimser tahminle. Yani 36 litre. Su faturasına baktım, günde ortalama 100 litre su tüketiyorum. İzmir ortalamasının 115 litre olduğunu düşününce iyi. Bu durumda harcanan suyun neredeyse üçte biri tuvalete gidiyor. “Vay be…! Hiç de az değil” dedim.

Bir yandan yağmur olanca şiddetiyle yağıyor. İzmir’i sel almış. Kalkıp tuvalete gidiyorum. Çıkarken elim sifona zorla gidiyor. İçim acıyarak basıyorum düğmeye. Hemen üstümdeki terastan tonlarca yağmur suyu akıp giderken içmelerdeki kuyulardan çıkan yer altı suyunu helaya dökmek içimi acıtıyor. Acıyor içim çünkü bu suyun kuyulardan nasıl çıkarıldığını ve nasıl evime kadar geldiğini biliyorum. Üstelik yer altı sularının gittikçe tükenmesi de cabası.

Şimşekler çakıyor. Yağmur devam ediyor hala. Beynimde de şimşekler çakıyor gök gürültüsüyle birlikte. “Evet, neden olmasın?” diyorum. “Su akar Türk bakar” yaftasını kendime yediremiyorum. Bir Türk mühendisi olarak durumdan vazife çıkarıp kolları sıvıyorum, "Ne yapılabilir?" sorusuna yanıt aramak için. Bu yazı dizisini, elde ettiğim bulguları sizlerle paylaşmak için kaleme aldım. Ne de olsa her şey hayal etmekle başlıyor. Başlamak da işin yarısı olunca geriye pek bir şey kalmadı zannedersem.